الصافات
Sâffât Suresi
“Saf Tutuşturanlar” · 182 ayet · Mekke'de indi · İniş sırası 56
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
وَٱلصَّـٰٓفَّـٰتِ صَفًّا
Ves saffati saffa.
(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.
فَٱلزَّٰجِرَٰتِ زَجْرًا
Fez zacirati zecra.
(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.
فَٱلتَّـٰلِيَـٰتِ ذِكْرًا
Fet taliyati zikra.
(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.
إِنَّ إِلَـٰهَكُمْ لَوَٰحِدٌ
İnne ilahekum le vahıd.
(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.
رَّبُّ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ ٱلْمَشَـٰرِقِ
Rabbus semavati vel ardı ve ma beynehuma ve rabbul meşarık.
O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuların da (Batıların da) Rabbidir.
إِنَّا زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنْيَا بِزِينَةٍ ٱلْكَوَاكِبِ
İnna zeyyennes semaed dunya bi ziynetinil kevakib.
Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.
وَحِفْظًا مِّن كُلِّ شَيْطَـٰنٍ مَّارِدٍ
Ve hıfzan min kulli şeytanin marid.
Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk.
لَّا يَسَّمَّعُونَ إِلَى ٱلْمَلَإِ ٱلْأَعْلَىٰ وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ
La yessemmeune ilel meleil a'la ve yukzefune minkulli canib.
(8-9) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.
دُحُورًا ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ
Duhuran ve lehum azabun vasib.
(8-9) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.
إِلَّا مَنْ خَطِفَ ٱلْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُۥ شِهَابٌ ثَاقِبٌ
İlla men hatıfel hatfete fe etbeahu şihabun sakib.
Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler (ve yok eder).
فَٱسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَآ ۚ إِنَّا خَلَقْنَـٰهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍۭ
Festeftihim e hum eşeddu halkan em men halakna, inna halaknahum min tinin lazib.
(Ey Muhammed!) Şimdi sen onlara sor: "Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa yarattığımız diğer şeyleri yaratmak mı?" Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ
Bel acibte ve yesharun.
Hayır, sen (onların haline) şaştın, onlar ise alay ediyorlar.
وَإِذَا ذُكِّرُوا۟ لَا يَذْكُرُونَ
Ve iza zukkiru la yezkurun.
Kendilerine öğüt verildiği zaman öğüt almıyorlar.
وَإِذَا رَأَوْا۟ ءَايَةً يَسْتَسْخِرُونَ
Ve iza raev ayeten yesteshırun.
Bir mucize gördükleri zaman onu alaya alıyorlar.
وَقَالُوٓا۟ إِنْ هَـٰذَآ إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ
Ve kalu in haza illa sihrun mubin.
(Dediler ki:) "Bu bir büyüden başka bir şey değildir."
أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
E iza mitna ve kunna turaben ve izamen e inna le meb'usun.
"Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi tekrar diriltileceğiz?"
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ
E ve abaunel evvelun.
"Önceden gelip geçmiş atalarımız da mı?"
قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَٰخِرُونَ
Kul neam ve entum dahırun.
De ki: "Evet, hem de siz aşağılanmış kimseler olarak (diriltileceksiniz)."
فَإِنَّمَا هِىَ زَجْرَةٌ وَٰحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ
Fe innema hiye zecretun vahıdetun fe iza hum yenzurun.
O ancak şiddetli bir sesten ibarettir. Bir de bakarsın ki onlar (diriltilmiş hazır) beklemektedirler.
وَقَالُوا۟ يَـٰوَيْلَنَا هَـٰذَا يَوْمُ ٱلدِّينِ
Ve kalu ya veylena haza yevmud din.
Şöyle diyecekler: "Vay başımıza gelene! Bu beklenen ceza günüdür."
هَـٰذَا يَوْمُ ٱلْفَصْلِ ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ
Haza yevmul faslillezi kuntum bihi tukezzibun.
Onlara, "İşte bu, yalanlamakta olduğunuz hüküm ve ayırım günüdür" denilir.
۞ ٱحْشُرُوا۟ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ وَأَزْوَٰجَهُمْ وَمَا كَانُوا۟ يَعْبُدُونَ
Uhşurullezine zalemu ve ezvacehum ve ma kanu ya'budun.
(22-24) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir."
مِن دُونِ ٱللَّهِ فَٱهْدُوهُمْ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلْجَحِيمِ
Min dunillahi fehduhum ila sıratıl cahim.
(22-24) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir."
وَقِفُوهُمْ ۖ إِنَّهُم مَّسْـُٔولُونَ
Vakıfuhum innehum mes'ulun.
(22-24) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir."
مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ
Ma lekum la tenasarun.
Onlara, "Ne diye yardımlaşmıyorsunuz?" denir.
بَلْ هُمُ ٱلْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ
Bel humul yevme musteslimun.
Hayır, onlar bugün teslim olmuş kimselerdir.
وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ
Ve akbele ba'duhum ala ba'dın yetesaelun.
Birbirlerine yönelip sorarlar (çekişirler).
قَالُوٓا۟ إِنَّكُمْ كُنتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ ٱلْيَمِينِ
Kalu innekum kuntum te'tunena anil yemin.
Şöyle derler: "Siz bize sağdan gelirdiniz. Bize haktan yana görünürdünüz."
قَالُوا۟ بَل لَّمْ تَكُونُوا۟ مُؤْمِنِينَ
Kalu bel lem tekunu mu'minin.
Diğerleri de onlara şöyle derler: "Hayır, siz zaten mü'min kimseler değildiniz."
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُم مِّن سُلْطَـٰنٍۭ ۖ بَلْ كُنتُمْ قَوْمًا طَـٰغِينَ
Ve ma kane lena aleykum min sultan, bel kuntum kavmen tagin.
"Bizim, sizin üzerinizde hiçbir hakimiyetimiz yoktu. Hatta siz azgın bir kavimdiniz."
فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَآ ۖ إِنَّا لَذَآئِقُونَ
Fe hakka aleyna kavlu rabbina inna le zaıkun.
"Artık Rabbimizin sözü (azap) bizim hakkımızda gerçekleşti. Biz onu mutlaka tadacağız."
فَأَغْوَيْنَـٰكُمْ إِنَّا كُنَّا غَـٰوِينَ
Fe agveynakum inna kunna gavin.
"Evet, biz sizi saptırdık. Çünkü biz de sapkın kimselerdik."
فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِى ٱلْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ
Fe innehum yevme izin fil azabi muşterikun.
Artık onlar o gün azapta ortaktırlar.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِٱلْمُجْرِمِينَ
İnna kezalike nef'alu bil mucrimin.
İşte biz suçlulara böyle yaparız.
إِنَّهُمْ كَانُوٓا۟ إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا ٱللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ
İnnehum kanu iza kile lehum la ilahe illallahu yestekbirun.
Çünkü onlar, kendilerine, "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur" denildiği zaman, inanmayıp büyüklük taslıyorlardı.
وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوٓا۟ ءَالِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَّجْنُونٍۭ
Ve yekulune e inna le tariku alihetina li şairin mecnun.
"Biz, deli bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz?" diyorlardı.
بَلْ جَآءَ بِٱلْحَقِّ وَصَدَّقَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Bel cae bil hakkı ve saddakal murselin.
Hayır, öyle değil. O, hakkı getirmiş, (önceki) peygamberleri de tasdik etmiştir.
إِنَّكُمْ لَذَآئِقُوا۟ ٱلْعَذَابِ ٱلْأَلِيمِ
İnnekum le zaikul azabil elim.
Şüphesiz siz mutlaka elem dolu azabı tadacaksınız.
وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
Ve ma tuczevne illa ma kuntum ta'melun.
Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
İlla ibadallahil muhlesin.
Ancak Allah'ın halis kulları başka.
أُو۟لَـٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَّعْلُومٌ
Ulaike lehum rizkun ma'lum.
(41-42) İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir.
فَوَٰكِهُ ۖ وَهُم مُّكْرَمُونَ
Fevakih, ve hum mukremun.
(41-42) İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir.
فِى جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ
Fi cennatin naim.
Onlar Naim cennetlerindedirler.
عَلَىٰ سُرُرٍ مُّتَقَـٰبِلِينَ
Ala sururin mutekabilin.
Koltuklar üzerinde karşılıklı olarak otururlar.
يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍۭ
Yutafu aleyhim bi ke'sin min main.
(45-46) Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır.
بَيْضَآءَ لَذَّةٍ لِّلشَّـٰرِبِينَ
Beydae lezzetin liş şaribin.
(45-46) Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır.
لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنزَفُونَ
La fiha gavlun ve la hum anha yunzefun.
Onda baş döndürme özelliği yoktur. Onlar, onu içmekle sarhoş da olmazlar.
وَعِندَهُمْ قَـٰصِرَٰتُ ٱلطَّرْفِ عِينٌ
Ve indehum kasıratut tarfı in.
Yanlarında bakışlarını yalnızca kendilerine çevirmiş iri gözlü eşler vardır.
كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَّكْنُونٌ
Ke enne hunne beydun meknun.
Sanki onlar (beyazlıklarıyla), saklanmış (gün yüzü görmemiş) yumurtalardır.
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَسَآءَلُونَ
Fe akbele ba'duhum ala ba'dın yetesaelun.
Derken birbirlerine yönelip sorarlar.
قَالَ قَآئِلٌ مِّنْهُمْ إِنِّى كَانَ لِى قَرِينٌ
Kale kailun minhum inni kane li karin.
İçlerinden biri der ki: "Benim bir arkadaşım vardı."
يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلْمُصَدِّقِينَ
Yekulu e inneke le minel musaddikin.
"Sen de tekrar dirilmeyi tasdik edenlerden misin?" derdi.
أَءِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ
E iza mitna ve kunna turaben ve izamen e inna le medinun.
"Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi hesaba çekileceğiz?"
قَالَ هَلْ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ
Kale hel entum muttaliun.
Konuşan o kimse, yanındakilere, "Bakar mısınız, hali ne oldu?" der.
فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِى سَوَآءِ ٱلْجَحِيمِ
Fettalea fe reahu fi sevail cahim.
Kendisi de bakar ve onu cehennemin ortasında görür.
قَالَ تَٱللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرْدِينِ
Kale tallahi in kidte le turdin.
Ona şöyle der: "Allah'a andolsun, neredeyse beni de helak edecektin."
وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّى لَكُنتُ مِنَ ٱلْمُحْضَرِينَ
Ve lev la ni'metu rabbi le kuntu minel muhdarin.
"Rabbimin nimeti olmasaydı, mutlaka ben de cehenneme konulanlardan olmuştum."
أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ
E fe ma nahnu bi meyyitin.
(58-59) "Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?"
إِلَّا مَوْتَتَنَا ٱلْأُولَىٰ وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
İlla mevtetenel ula ve ma nahnu bi muazzebin.
(58-59) "Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?"
إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ
İnne haza le huvel fevzul azim.
Şüphesiz bu (cennetteki nimetlere ulaşmak) büyük bir başarıdır.
لِمِثْلِ هَـٰذَا فَلْيَعْمَلِ ٱلْعَـٰمِلُونَ
Li misli haza fel ya'melil amilun.
Çalışanlar böylesi için çalışsınlar!
أَذَٰلِكَ خَيْرٌ نُّزُلًا أَمْ شَجَرَةُ ٱلزَّقُّومِ
E zalike hayrun nuzulen em şeceretuz zakkum.
Ziyafet olarak bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?
إِنَّا جَعَلْنَـٰهَا فِتْنَةً لِّلظَّـٰلِمِينَ
İnna cealnaha fitneten liz zalimin.
Şüphesiz biz onu zalimler için bir imtihan aracı kıldık.
إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِىٓ أَصْلِ ٱلْجَحِيمِ
İnneha şeceretun tahrucu fi aslil cahim.
O, cehennemin dibinde biten bir ağaçtır.
طَلْعُهَا كَأَنَّهُۥ رُءُوسُ ٱلشَّيَـٰطِينِ
Tal'uha ke ennehu ruusuş şeyatin.
Onun meyveleri sanki şeytanların kafalarıdır.
فَإِنَّهُمْ لَـَٔاكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ
Fe innehum le akilune minha fe maliune min hel butun.
Cehennemlikler ondan yiyecekler ve onunla karınlarını dolduracaklardır.
ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِّنْ حَمِيمٍ
Summe inne lehum aleyha le şevben min hamim.
Sonra onlar için bunun üstüne kaynar sudan karışık bir içecek vardır.
ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى ٱلْجَحِيمِ
Summe inne merciahum le ilel cahim.
Sonra onların dönüşleri mutlaka cehennemedir.
إِنَّهُمْ أَلْفَوْا۟ ءَابَآءَهُمْ ضَآلِّينَ
İnnehum elfev abaehum dalline.
Çünkü onlar babalarını sapık kimseler olarak buldular.
فَهُمْ عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِمْ يُهْرَعُونَ
Fe hum ala asarihim yuhreun.
Kendileri de onların izinden koşa koşa gitmektedirler.
وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ ٱلْأَوَّلِينَ
Ve lekad dalle kablehum ekserul evvelin.
Andolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da sapmıştı.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ
Ve lekad erselna fi him munzirin.
Andolsun, biz onlara da uyarıcılar göndermiştik.
فَٱنظُرْ كَيْفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلْمُنذَرِينَ
Fanzur keyfe kane akibetul munzerin.
Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu!
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
İlla ibadallahil muhlasin.
Ancak Allah'ın ihlaslı kulları başka.
وَلَقَدْ نَادَىٰنَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ ٱلْمُجِيبُونَ
Ve lekad nadana nuhun fe le ni'mel mucibun.
Andolsun, Nuh bize dua edip seslenmişti. Biz ne güzel cevap vereniz!
وَنَجَّيْنَـٰهُ وَأَهْلَهُۥ مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ
Ve necceynahu ve ehlehu minel kerbil azim.
Onu ve ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُۥ هُمُ ٱلْبَاقِينَ
Ve cealna zurriyyetehu humul bakin.
Onun neslini yeryüzünde kalanlar kıldık.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
Ve terekna aleyhi fil ahirin.
Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.
سَلَـٰمٌ عَلَىٰ نُوحٍ فِى ٱلْعَـٰلَمِينَ
Selamun ala nuhın fil alemin.
Alemler içinde Nuh'a selam olsun!
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
İnna kezalike neczil muhsinin.
İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
İnnehu min ibadinel mu'minin.
Çünkü o, bizim mü'min kullarımızdandı.
ثُمَّ أَغْرَقْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ
Summe agraknel aharin.
Sonra biz, diğerlerini suda boğduk.
۞ وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِۦ لَإِبْرَٰهِيمَ
Ve inne min şiatihi le ibrahim.
Şüphesiz İbrahim de O'nun taraftarlarından idi.
إِذْ جَآءَ رَبَّهُۥ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
İz cae rabbehu bi kalbin selim.
Hani o, Rabbine temiz bir kalple gelmişti.
إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِۦ مَاذَا تَعْبُدُونَ
İz kale li ebihi ve kavmihi maza ta'budun.
Hani babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz neye tapıyorsunuz?"
أَئِفْكًا ءَالِهَةً دُونَ ٱللَّهِ تُرِيدُونَ
E ifken aliheten dunallahi turidun.
"Allah'ı bırakıp da birtakım uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?"
فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
Fe ma zannukum bi rabbil alemin.
"O halde, alemlerin Rabbi hakkında görüşünüz nedir?"
فَنَظَرَ نَظْرَةً فِى ٱلنُّجُومِ
Fe nazara nazraten fin nucum.
(88-89) İbrahim, yıldızlara baktı ve "Ben hastayım" dedi.
فَقَالَ إِنِّى سَقِيمٌ
Fe kale inni sakim.
(88-89) İbrahim, yıldızlara baktı ve "Ben hastayım" dedi.
فَتَوَلَّوْا۟ عَنْهُ مُدْبِرِينَ
Fe tevellev anhu mudbirin.
Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar.
فَرَاغَ إِلَىٰٓ ءَالِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ
Feraga ila alihetihim fe kale e la te'kulun.
İbrahim, onların putlarının tarafına gizlice gitti ve şöyle dedi: "Yemez misiniz?"
مَا لَكُمْ لَا تَنطِقُونَ
Ma lekum la tentıkun.
"Ne diye konuşmuyorsunuz?"
فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًۢا بِٱلْيَمِينِ
Feraga aleyhim darben bil yemin.
Derken üzerlerine yürüyüp onlara güçlü bir darbe indirdi.
فَأَقْبَلُوٓا۟ إِلَيْهِ يَزِفُّونَ
Fe akbelu ileyhi yeziffun.
Kavmi (telaş içinde) koşarak ona doğru geldi.
قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ
Kale e ta'budune ma tenhıtun.
İbrahim, şöyle dedi: "Yonttuğunuz putlara mı tapıyorsunuz?"
وَٱللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ
Vallahu halakakum ve ma ta'melun.
"Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır."
قَالُوا۟ ٱبْنُوا۟ لَهُۥ بُنْيَـٰنًا فَأَلْقُوهُ فِى ٱلْجَحِيمِ
Kalubnu lehu bunyanen fe elkuhu fil cahim.
Kavmi, "Onun için bir bina yapın, (içinde ateş yakın) ve onu ateşe atın" dedi.
فَأَرَادُوا۟ بِهِۦ كَيْدًا فَجَعَلْنَـٰهُمُ ٱلْأَسْفَلِينَ
Fe eradu bihi keyden fe cealna humul esfelin.
Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en alçak kimseler kıldık.
وَقَالَ إِنِّى ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّى سَيَهْدِينِ
Ve kale inni zahibun ila rabbi seyehdin.
İbrahim, şöyle dedi: "Ben Rabbime (O'nun emrettiği yere) gideceğim. O, bana yol gösterecektir."
رَبِّ هَبْ لِى مِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ
Rabbi heb li mines salihin.
"Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla."
فَبَشَّرْنَـٰهُ بِغُلَـٰمٍ حَلِيمٍ
Fe beşşernahu bi gulamin halim.
Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik.
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ ٱلسَّعْىَ قَالَ يَـٰبُنَىَّ إِنِّىٓ أَرَىٰ فِى ٱلْمَنَامِ أَنِّىٓ أَذْبَحُكَ فَٱنظُرْ مَاذَا تَرَىٰ ۚ قَالَ يَـٰٓأَبَتِ ٱفْعَلْ مَا تُؤْمَرُ ۖ سَتَجِدُنِىٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلصَّـٰبِرِينَ
Fe lemma belega meahus sa'ye kale ya buneyye inni era fil menami enni ezbehuke fanzur maza tera, kale ya ebetif'al ma tu'meru seteciduni inşaallahu mines sabirin.
Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?" dedi. O da, "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.
فَلَمَّآ أَسْلَمَا وَتَلَّهُۥ لِلْجَبِينِ
Fe lemma eslema ve tellehu lil cebin.
(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"
وَنَـٰدَيْنَـٰهُ أَن يَـٰٓإِبْرَٰهِيمُ
Ve nadeynahu en ya ibrahim.
(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"
قَدْ صَدَّقْتَ ٱلرُّءْيَآ ۚ إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
Kad saddakter ru'ya, inna kezalike neczil muhsinin.
"Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."
إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلْبَلَـٰٓؤُا۟ ٱلْمُبِينُ
İnne haza le huvel belaul mubin.
"Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır."
وَفَدَيْنَـٰهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ
Ve fedeynahu bi zibhın azim.
Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
Ve terekna aleyhi fil ahirin.
Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.
سَلَـٰمٌ عَلَىٰٓ إِبْرَٰهِيمَ
Selamun ala ibrahim.
İbrahim'e selam olsun.
كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
Kezalike neczil muhsinin.
İyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
İnnehu min ibadinel mu'minin.
Çünkü o mü'min kullarımızdandı.
وَبَشَّرْنَـٰهُ بِإِسْحَـٰقَ نَبِيًّا مِّنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ
Ve beşşernahu bi ishaka nebiyyen mines salihin.
Biz onu salihlerden bir peygamber olarak İshak ile de müjdeledik.
وَبَـٰرَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَىٰٓ إِسْحَـٰقَ ۚ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِّنَفْسِهِۦ مُبِينٌ
Ve barekna aleyhi ve ala ishak, ve min zurriyyetihima muhsinun ve zalimun li nefsihi mubin.
Onu da İshak'ı da uğurlu kıldık. Her ikisinin nesillerinden iyilik yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de.
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ
Ve lekad menenna ala musa ve harun.
Andolsun, biz Musa'ya ve Harun'a da lütufta bulunduk.
وَنَجَّيْنَـٰهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ ٱلْكَرْبِ ٱلْعَظِيمِ
Ve necceyna huma ve kavme huma minel kerbil azim.
Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَنَصَرْنَـٰهُمْ فَكَانُوا۟ هُمُ ٱلْغَـٰلِبِينَ
Ve nasarnahum fe kanu humul galibin.
Onlara yardım ettik de onlar galip gelenler oldular.
وَءَاتَيْنَـٰهُمَا ٱلْكِتَـٰبَ ٱلْمُسْتَبِينَ
Ve ateyna humel kitabel mustebin.
Biz onlara (hükümlerimizi) açıklayan Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik.
وَهَدَيْنَـٰهُمَا ٱلصِّرَٰطَ ٱلْمُسْتَقِيمَ
Ve hedeyna humes sıratal mustekim.
Onları doğru yola ilettik.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
Ve terekna aleyhima fil ahirin.
Sonradan gelenler arasında onlara güzel birer ad bıraktık.
سَلَـٰمٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ
Selamun ala musa ve harun.
Musa'ya ve Harun'a selam olsun.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
İnna kezalike neczil muhsinin.
Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
İnne huma min ibadinel mu'minin.
Çünkü onlar mü'min kullarımızdan idiler.
وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Ve inne ilyase le minel murselin.
Şüphesiz İlyas da peygamberlerden idi.
إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِۦٓ أَلَا تَتَّقُونَ
İz kale li kavmihi e la tettekun.
Hani kavmine şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ ٱلْخَـٰلِقِينَ
Eted'une ba'len ve tezerune ahsenel halikin.
(125-126) "Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah'ı bırakarak "Ba'l'e mi tapıyorsunuz?"
ٱللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ ءَابَآئِكُمُ ٱلْأَوَّلِينَ
Allahe rabbekum ve rabbe abaikumul evvelin.
(125-126) "Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah'ı bırakarak "Ba'l'e mi tapıyorsunuz?"
فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ
Fe kezzebuhu fe inne hum le muhdarun.
Onu yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
İlla ibadallahil muhlasin.
Ancak Allah'ın ihlaslı kulları başka.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِى ٱلْـَٔاخِرِينَ
Ve terekna aleyhi fil ahirin.
Sonradan gelenler içerisinde ona güzel bir ad bıraktık.
سَلَـٰمٌ عَلَىٰٓ إِلْ يَاسِينَ
Selamun ala ilyasin.
İlyas'a selam olsun.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
İnna kezalike neczil muhsinin.
Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُؤْمِنِينَ
İnnehu min ibadinel mu'minin.
Çünkü o bizim mü'min kullarımızdandı.
وَإِنَّ لُوطًا لَّمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Ve inne lutan le minel murselin.
Şüphesiz Lut da peygamberlerdendi.
إِذْ نَجَّيْنَـٰهُ وَأَهْلَهُۥٓ أَجْمَعِينَ
İz necceynahu ve ehlehu ecmain.
(134-135) Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kafir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık.
إِلَّا عَجُوزًا فِى ٱلْغَـٰبِرِينَ
İlla acuzen fil gabirin.
(134-135) Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kafir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık.
ثُمَّ دَمَّرْنَا ٱلْـَٔاخَرِينَ
Summe demmernel aharin.
Sonra da diğerlerini yok ettik.
وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِم مُّصْبِحِينَ
Ve innekum le temurrune aleyhim musbihin.
(137-138) Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hala düşünmeyecek misiniz?
وَبِٱلَّيْلِ ۗ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Ve bil leyl, e fe la ta'kılun.
(137-138) Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hala düşünmeyecek misiniz?
وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ ٱلْمُرْسَلِينَ
Ve inne yunuse le minel murselin.
Şüphesiz Yunus da peygamberlerdendi.
إِذْ أَبَقَ إِلَى ٱلْفُلْكِ ٱلْمَشْحُونِ
İz ebeka ilel fulkil meşhun.
Hani o kaçıp yüklü gemiye binmişti.
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ ٱلْمُدْحَضِينَ
Fe saheme fe kane minel mudhadin.
Gemidekilerle kur'a çekmiş ve kaybedenlerden olmuştu.
فَٱلْتَقَمَهُ ٱلْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ
Feltekamehul hutu ve huve mulim.
Böylece, Yunus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu.
فَلَوْلَآ أَنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلْمُسَبِّحِينَ
Fe lev la ennehu kane minel musebbihin.
(143-144) Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.
لَلَبِثَ فِى بَطْنِهِۦٓ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ
Le lebise fi batnihi ila yevmi yub'asun.
(143-144) Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.
۞ فَنَبَذْنَـٰهُ بِٱلْعَرَآءِ وَهُوَ سَقِيمٌ
Fe nebeznahu bil arai ve huve sakim.
Derken biz onu hasta bir halde sahile attık.
وَأَنۢبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِّن يَقْطِينٍ
Ve enbetna aleyhi şecereten min yaktin.
Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik.
وَأَرْسَلْنَـٰهُ إِلَىٰ مِا۟ئَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ
Ve erselnahu ila mieti elfin ev yezidun.
Biz onu yüz bin, yahut daha fazla insana peygamber olarak gönderdik.
فَـَٔامَنُوا۟ فَمَتَّعْنَـٰهُمْ إِلَىٰ حِينٍ
Fe amenu fe metta'nahum ila hin.
Nihayet onlar iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.
فَٱسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ ٱلْبَنَاتُ وَلَهُمُ ٱلْبَنُونَ
Festeftihim e li rabbikel benatu ve lehumul benun.
Ey Muhammed! Onlara sor: Kız çocukları Rabbinin de, erkek çocukları onların mı?
أَمْ خَلَقْنَا ٱلْمَلَـٰٓئِكَةَ إِنَـٰثًا وَهُمْ شَـٰهِدُونَ
Em halaknel melaikete inasen ve hum şahidun.
Yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar şahid mi bulunuyorlarmış?
أَلَآ إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ
E la innehum min ifkihim le yekulun.
(151-152) İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar.
وَلَدَ ٱللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَـٰذِبُونَ
Veledallahu ve innehum le kazibun.
(151-152) İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar.
أَصْطَفَى ٱلْبَنَاتِ عَلَى ٱلْبَنِينَ
Astafel benati alel benin.
Yoksa Allah kızları erkeklere tercih mi etti?
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
Ma lekum, keyfe tahkumun.
Neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz!
أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
E fe la tezekkerun.
Hiç düşünmüyor musunuz?
أَمْ لَكُمْ سُلْطَـٰنٌ مُّبِينٌ
Em lekum sultanun mubin.
Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?
فَأْتُوا۟ بِكِتَـٰبِكُمْ إِن كُنتُمْ صَـٰدِقِينَ
Fe'tu bi kitabikum in kuntum sadikin.
Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz getirin (bu delili içeren) kitabınızı!
وَجَعَلُوا۟ بَيْنَهُۥ وَبَيْنَ ٱلْجِنَّةِ نَسَبًا ۚ وَلَقَدْ عَلِمَتِ ٱلْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ
Ve cealu beynehu ve beynel cinneti neseba, ve lekad alimetil cinnetu innehum le muhdarun.
Allah ile cinler arasında da nesep bağı kurdular. Oysa cinler de kendilerinin Allah'ın huzuruna getirileceklerini bilirler.
سُبْحَـٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ
Subhanallahi amma yasifun.
Allah, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
İlla ibadallahil muhlasin.
Ancak Allah'ın ihlaslı kulları bunlar gibi değildir.
فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ
Fe innekum ve ma ta'budun.
(161-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.
مَآ أَنتُمْ عَلَيْهِ بِفَـٰتِنِينَ
Ma entum aleyhi bi fatinin.
(161-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.
إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ ٱلْجَحِيمِ
İlla men huve salil cahim.
(161-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.
وَمَا مِنَّآ إِلَّا لَهُۥ مَقَامٌ مَّعْلُومٌ
Ve ma minna illa lehu makamun ma'lum.
(Melekler derler ki:) "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır."
وَإِنَّا لَنَحْنُ ٱلصَّآفُّونَ
Ve inna le nahnus saffun.
"Şüphesiz biz (orada) saf duranlarız."
وَإِنَّا لَنَحْنُ ٱلْمُسَبِّحُونَ
Ve inna le nahnul musebbihun.
"Şüphesiz biz (Allah'ı) tespih edip yüceltenleriz."
وَإِن كَانُوا۟ لَيَقُولُونَ
Ve in kanu le yekulun.
(167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlaslı kullar olurduk."
لَوْ أَنَّ عِندَنَا ذِكْرًا مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ
Lev enne indena zikren minel evvelin.
(167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlaslı kullar olurduk."
لَكُنَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلْمُخْلَصِينَ
Le kunna ibadallahil muhlasin.
(167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlaslı kullar olurduk."
فَكَفَرُوا۟ بِهِۦ ۖ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
Fe keferu bih, fe sevfe ya'lemun.
Fakat (kitap gelince) onu inkar ettiler. Yakında (sonlarının ne olacağını) bilecekler.
وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا ٱلْمُرْسَلِينَ
Ve lekad sebekat kelimetuna li ibadinel murselin.
Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti:
إِنَّهُمْ لَهُمُ ٱلْمَنصُورُونَ
İnnehum le humul mensurun.
"Onlara mutlaka yardım edilecektir."
وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلْغَـٰلِبُونَ
Ve inne cundena le humul galibun.
"Şüphesiz ordularımız galip gelecektir."
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍ
Fe tevelle anhum hatta hin.
O halde, bir süreye kadar onlardan yüz çevir
وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
Ve ebsirhum fe sevfe yubsirun.
Gözetle onları, yakında onlar da görecekler.
أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ
E fe bi azabina yesta'cilun.
Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar?
فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَآءَ صَبَاحُ ٱلْمُنذَرِينَ
Fe iza nezele bisahatihim fe sae sabahul munzerin.
Fakat azabımız onların yurtlarına indiğinde, o uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur!
وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّىٰ حِينٍ
Ve tevelle anhum hatta hin.
Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
Ve ebsir fe sevfe yubsirun.
(Bekle ve) gör. Onlar da yakında görecekler.
سُبْحَـٰنَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ
Subhane rabbike rabbil izzeti amma yasifun.
Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.
وَسَلَـٰمٌ عَلَى ٱلْمُرْسَلِينَ
Ve selamun alel murselin.
Peygamberlere selam olsun.
وَٱلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
Vel hamdu lillahi rabbil alemin.
Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.