الواقعة
Vâkıa Suresi
“Olay” · 96 ayet · Mekke'de indi · İniş sırası 46
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
إِذَا وَقَعَتِ ٱلْوَاقِعَةُ
İza ve kaatil vakıah.
(1-2) Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.
لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ
Leyse li vak'atiha kazibeh.
(1-2) Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.
خَافِضَةٌ رَّافِعَةٌ
Hafidatun rafiah.
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
إِذَا رُجَّتِ ٱلْأَرْضُ رَجًّا
İza ruccetil ardu recca.
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
وَبُسَّتِ ٱلْجِبَالُ بَسًّا
Ve bussetil cibalu bessa.
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
فَكَانَتْ هَبَآءً مُّنۢبَثًّا
Fe kanet hebaen mun bessa.
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
وَكُنتُمْ أَزْوَٰجًا ثَلَـٰثَةً
Ve kuntum ezvacen selaseh.
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
فَأَصْحَـٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلْمَيْمَنَةِ
Fe ashabul meymeneti ma ashabul meymeneti.
Ahiret mutluluğuna erenler var ya; ne mutlu kimselerdir!
وَأَصْحَـٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلْمَشْـَٔمَةِ
Ve ashabul meş'emeti ma ashabul meş'emeti.
Kötülüğe batanlara gelince; ne mutsuz kimselerdir!
وَٱلسَّـٰبِقُونَ ٱلسَّـٰبِقُونَ
Ves sabikunes sabikun.
(10-11) (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış kimselerdir.
أُو۟لَـٰٓئِكَ ٱلْمُقَرَّبُونَ
Ulaikel mukarrebun.
(10-11) (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış kimselerdir.
فِى جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ
Fi cennatin naim.
Onlar, Naim cennetlerindedirler.
ثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ
Sulletun minel evvelin.
(13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
وَقَلِيلٌ مِّنَ ٱلْـَٔاخِرِينَ
Ve kalilun minel ahirin.
(13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
عَلَىٰ سُرُرٍ مَّوْضُونَةٍ
Ala sururin mevdunetin.
(15-16) Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
مُّتَّكِـِٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَـٰبِلِينَ
Muttekiine aleyha mutekabilin.
(15-16) Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَٰنٌ مُّخَلَّدُونَ
Yetufu aleyhim vildanun muhalledun.
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِّن مَّعِينٍ
Bi ekvabin ve ebarika ve ke'sin min main.
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
لَّا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنزِفُونَ
La yusaddeune anha ve la yunzifun.
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
وَفَـٰكِهَةٍ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ
Ve fakihetin mimma yetehayyerun.
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
وَلَحْمِ طَيْرٍ مِّمَّا يَشْتَهُونَ
Ve lahmi tayrin mimma yeştehun.
(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
وَحُورٌ عِينٌ
Ve hurun inun.
(22-23) Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.
كَأَمْثَـٰلِ ٱللُّؤْلُؤِ ٱلْمَكْنُونِ
Ke emsalil lu'luil meknun.
(22-23) Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.
جَزَآءًۢ بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ
Cezaen bi ma kanu ya'melun.
(Bütün bunlar) işledikleri amellere karşılık bir mükafat olarak (verilir.)
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا
La yesmeune fiha lagven ve la te'sima.
Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler.
إِلَّا قِيلًا سَلَـٰمًا سَلَـٰمًا
İlla kilen selamen selama.
Sadece "selam!", "selam!" sözünü işitirler.
وَأَصْحَـٰبُ ٱلْيَمِينِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلْيَمِينِ
Ve ashabul yemini ma ashabul yemin.
Ahiret mutluluğuna erenler, ne mutlu kimselerdir!
فِى سِدْرٍ مَّخْضُودٍ
Fi sidrin mahdud.
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَطَلْحٍ مَّنضُودٍ
Ve talhın mendud.
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَظِلٍّ مَّمْدُودٍ
Ve zıllin memdud.
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَمَآءٍ مَّسْكُوبٍ
Ve main meskub.
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَفَـٰكِهَةٍ كَثِيرَةٍ
Ve fakihetin kesirah
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
لَّا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ
La maktuatin ve la memnuah.
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
وَفُرُشٍ مَّرْفُوعَةٍ
Ve furuşin merfuah.
(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
إِنَّآ أَنشَأْنَـٰهُنَّ إِنشَآءً
İnna enşe'na hunne inşaa.
Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık.
فَجَعَلْنَـٰهُنَّ أَبْكَارًا
Fe cealna hunne ebkaran.
(36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
عُرُبًا أَتْرَابًا
Uruben etraba.
(36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
لِّأَصْحَـٰبِ ٱلْيَمِينِ
Li ashabil yemin.
(36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
ثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْأَوَّلِينَ
Sulletun minel evvelin.
(39-40) Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
وَثُلَّةٌ مِّنَ ٱلْـَٔاخِرِينَ
Ve sulletun minel ahırin.
(39-40) Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
وَأَصْحَـٰبُ ٱلشِّمَالِ مَآ أَصْحَـٰبُ ٱلشِّمَالِ
Ve ashabuş şimali ma ashabuş şimal.
Kötülüğe batanlar ise ne mutsuz kimselerdir!
فِى سَمُومٍ وَحَمِيمٍ
Fi semumin ve hamim.
(42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!.
وَظِلٍّ مِّن يَحْمُومٍ
Ve zıllin min yahmum.
(42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!.
لَّا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ
La baridin ve la kerim.
(42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!.
إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُتْرَفِينَ
İnnehum kanu kable zalike mutrefin.
Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi.
وَكَانُوا۟ يُصِرُّونَ عَلَى ٱلْحِنثِ ٱلْعَظِيمِ
Ve kanu yusirrune alel hınsil azim.
Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.
وَكَانُوا۟ يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
Ve kanu yekulune e iza mitna ve kunna turaben ve iza men e inna le meb'usun.
Diyorlardı ki: "Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz?"
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلْأَوَّلُونَ
E ve abaunel evvelun.
"Evvelki atalarımız da mı?"
قُلْ إِنَّ ٱلْأَوَّلِينَ وَٱلْـَٔاخِرِينَ
Kul innel evveline vel ahirin.
(49-50) De ki: "Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır."
لَمَجْمُوعُونَ إِلَىٰ مِيقَـٰتِ يَوْمٍ مَّعْلُومٍ
Le mecmuune ila mikati yevmin ma'lum.
(49-50) De ki: "Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır."
ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا ٱلضَّآلُّونَ ٱلْمُكَذِّبُونَ
Summe innekum eyyuhed dallunel mukezzibun.
(51-52) Sonra siz ey haktan sapan yalanlayıcılar! Mutlaka (cehennemde) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz.
لَـَٔاكِلُونَ مِن شَجَرٍ مِّن زَقُّومٍ
Le akilune min şecerin min zakkumin.
(51-52) Sonra siz ey haktan sapan yalanlayıcılar! Mutlaka (cehennemde) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz.
فَمَالِـُٔونَ مِنْهَا ٱلْبُطُونَ
Fe ma liune minhel butun.
Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
فَشَـٰرِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ ٱلْحَمِيمِ
Fe şaribune aleyhi minel hamim.
Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz.
فَشَـٰرِبُونَ شُرْبَ ٱلْهِيمِ
Fe şaribune şurbel him.
Kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.
هَـٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ ٱلدِّينِ
Haza nuzuluhum yevmed din.
İşte bu hesap ve ceza gününde onlara ziyafetleridir.
نَحْنُ خَلَقْنَـٰكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ
Nahnu halaknakum fe lev la tusaddikun.
Sizi biz yarattık. Hala tasdik etmeyecek misiniz?
أَفَرَءَيْتُم مَّا تُمْنُونَ
E fe reeytum ma tumnun.
Attığınız o meniye ne dersiniz?!
ءَأَنتُمْ تَخْلُقُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلْخَـٰلِقُونَ
E entum tahlukunehu em nahnul halikun.
Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?
نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ ٱلْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ
Nahnu kadderna beynekumul mevte ve ma nahnu bi mes- bukin.
(60-61) Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.
عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ أَمْثَـٰلَكُمْ وَنُنشِئَكُمْ فِى مَا لَا تَعْلَمُونَ
Ala en nubeddile emsalekum ve nunşiekum fi ma la ta'lemun.
(60-61) Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ ٱلنَّشْأَةَ ٱلْأُولَىٰ فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ
Ve lekad alimtumunneş etel ula fe lev la tezekkerun.
Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O halde düşünseniz ya!
أَفَرَءَيْتُم مَّا تَحْرُثُونَ
E fe reeytum ma tahrusun.
Ektiğiniz tohuma ne dersiniz?!
ءَأَنتُمْ تَزْرَعُونَهُۥٓ أَمْ نَحْنُ ٱلزَّٰرِعُونَ
E entum tezre unehu em nahnuz zariun.
Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
لَوْ نَشَآءُ لَجَعَلْنَـٰهُ حُطَـٰمًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ
Lev neşau le cealnahu hutamen fe zaltum tefekkehun.
Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde şöyle geveleyip dururdunuz:
إِنَّا لَمُغْرَمُونَ
İnna le mugremun.
"Muhakkak biz çok ziyandayız!"
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ
Bel nahnu mahrumun.
"Daha doğrusu büsbütün mahrumuz!"
أَفَرَءَيْتُمُ ٱلْمَآءَ ٱلَّذِى تَشْرَبُونَ
E fe reeytumul maellezi teşrebun.
İçtiğiniz suya ne dersiniz?!
ءَأَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ ٱلْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنزِلُونَ
E entum enzeltumuhu minel muzni em nahnul munzilun.
Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
لَوْ نَشَآءُ جَعَلْنَـٰهُ أُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ
Lev neşau cealnahu ucacen fe levla teşkurun.
Dileseydik onu acı bir su yapardık. O halde şükretseydiniz ya!.
أَفَرَءَيْتُمُ ٱلنَّارَ ٱلَّتِى تُورُونَ
E fe reeytumun narelleti turun.
Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz?!
ءَأَنتُمْ أَنشَأْتُمْ شَجَرَتَهَآ أَمْ نَحْنُ ٱلْمُنشِـُٔونَ
E entum enşe'tum şecereteha em nahnul munşiun.
Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
نَحْنُ جَعَلْنَـٰهَا تَذْكِرَةً وَمَتَـٰعًا لِّلْمُقْوِينَ
Nahnu cealnaha tezkireten ve metaan lil mukvin.
Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık.
فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ
Fe sebbih bismi rabbikel azim.
O halde, O yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).
۞ فَلَآ أُقْسِمُ بِمَوَٰقِعِ ٱلنُّجُومِ
Fe la uksimu bi mevakiin nucum.
(75-76) Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-
وَإِنَّهُۥ لَقَسَمٌ لَّوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ
Ve innehu le kasemun lev ta'lemune azim.
(75-76) Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-
إِنَّهُۥ لَقُرْءَانٌ كَرِيمٌ
İnnehu le kur'anun kerim.
O, elbette değerli bir Kur'an'dır.
فِى كِتَـٰبٍ مَّكْنُونٍ
Fi kitabin meknun.
Korunmuş bir kitaptadır.
لَّا يَمَسُّهُۥٓ إِلَّا ٱلْمُطَهَّرُونَ
La yemessuhu illel mutahherun.
Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.
تَنزِيلٌ مِّن رَّبِّ ٱلْعَـٰلَمِينَ
Tenzilun min rabbil alemin.
Alemlerin Rabb'inden indirilmedir.
أَفَبِهَـٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَنتُم مُّدْهِنُونَ
E fe bi hazel hadisi entum mudhinun.
(81-82) Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz ve Allah'ın verdiği rızka O'nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ
Ve tec'alune rızkakum ennekum tukezzibun.
(81-82) Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz ve Allah'ın verdiği rızka O'nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?
فَلَوْلَآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلْحُلْقُومَ
Fe lev la iza belegatil hulkume.
Can boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize!
وَأَنتُمْ حِينَئِذٍ تَنظُرُونَ
Ve entum hine izin tenzurun.
Oysa siz o zaman bakıp durursunuz.
وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنكُمْ وَلَـٰكِن لَّا تُبْصِرُونَ
Ve nahnu akrabu ileyhi minkum ve lakin la tubsirun
Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz.
فَلَوْلَآ إِن كُنتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ
Fe lev la in kuntum gayre medinin.
(86-87) Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!
تَرْجِعُونَهَآ إِن كُنتُمْ صَـٰدِقِينَ
Terciuneha in kuntum sadikin.
(86-87) Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!
فَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُقَرَّبِينَ
Fe emma in kane minel mukarrebine.
(88-89) Fakat (ölen kişi) Allah'a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır.
فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ
Fe revhun ve reyhanun ve cennetu naim.
(88-89) Fakat (ölen kişi) Allah'a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır.
وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنْ أَصْحَـٰبِ ٱلْيَمِينِ
Ve emma in kane min ashabil yemin.
(90-91) Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, "Selam sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!" denir.
فَسَلَـٰمٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَـٰبِ ٱلْيَمِينِ
Fe selamun leke min ashabil yemin.
(90-91) Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, "Selam sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!" denir.
وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلْمُكَذِّبِينَ ٱلضَّآلِّينَ
Ve emma in kane minel mukezzibined dallin.
(92-93) Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ
Fe nuzulun min hamim.
(92-93) Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
Ve tasliyetu cahim.
Bir de cehenneme atılma vardır.
إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ حَقُّ ٱلْيَقِينِ
İnne haza le huve hakkul yakin.
Şüphesiz bu, kesin gerçektir.
فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ
Fe sebbih bismi rabbikel azim.
Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et.