Hûd Suresi 93. Ayet
Hud · Mekke · Sure 11 · Ayet 93/123
وَيَـٰقَوْمِ ٱعْمَلُوا۟ عَلَىٰ مَكَانَتِكُمْ إِنِّى عَـٰمِلٌ ۖ سَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَمَنْ هُوَ كَـٰذِبٌ ۖ وَٱرْتَقِبُوٓا۟ إِنِّى مَعَكُمْ رَقِيبٌ
Ve ya kavmi'melu ala mekanetikum inni amil, sevfe ta'lemune men ye'tihi azabun yuhzihi ve men huve kazib, vertekibu inni meakum rakib.
Ayetin Mealleri 13 meal
Diyanet İşleri
Kur'an-ı Kerim Türkçe Meali
"Ey Kavmim! Elinizden geleni yapın. Şüphesiz ben de (elimden geleni) yapacağım. Rezil edici azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu yakında bileceksiniz. Gözleyin. Şüphesiz ben de sizinle beraber gözlüyorum."
Elmalılı Hamdi Yazır
Kur'an-ı Kerim ve Yüce Meali
Ve ey kavmim! Bütün kuvvetinizle yapacağınızı yapın, ben vazifemi yapıyorum ileride bileceksiniz: kimmiş o kendine rüsvay edecek azab gelecek? Ve kimmiş yalancı? Gözetin, ben de sizinle beraber gözetiyorum
Elmalılı (sadeleştirilmiş)
Ey kavmim, bütün gücünüzle yapacağınızı yapın, ben görevimi yapıyorum. İleride kendisini rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu anlayacaksınız! Bekleyin, ben de sizinle birlikte bekliyorum!" dedi.
Hasan Basri Çantay
Kur'an-ı Hakim ve Meal-i Kerim
"Ey kavmim, elinizden geleni yapın. Ben de (vazifemi) yapıcıyım: Yakında bileceksiniz ki kendisini rüsvay edecek azab kime gelecekdir ve o yalancı kimdir? (O azabı) gözetleyin, ben de sizinle beraber (onu) gözetleyiciyim".
Süleyman Ateş
Kur'an-ı Kerim ve Yüce Meali
"Ey kavmim, olduğunuz yerde (yaptığınızı) yapın, ben de yapıyorum. Yakında kime azabın gelip kendisini rezil edeceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözetin, ben de sizinle beraber gözetmekteyim!"
Suat Yıldırım
Kuran-ı Kerim ve Meali
Ey milletim! Siz vargücünüzle elinizden geleni yapın, ben de vazifemi yapıyorum. Zelil ve perişan eden azabın kime geleceğini ve asıl yalancının kim olduğunu yakında bilip öğreneceksiniz. Gelecek azabı gözleyip bekleyin, ben de gözlüyorum!"
Ali Bulaç
Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı
"Ey kavmim, bütün yapabileceğinizi yapın; şüphesiz, ben de yapacağım. Kime aşağılatıcı azab gelecek ve yalancı kimdir, yakında bileceksiniz. Siz gözetleyip durun, ben de sizinle birlikte gözetleyeceğim."
Muhammed Esed
Kur'an Mesajı
"Bunun içindir ki, ey kavmim, artık (bana karşı) gücünüz neye yetiyorsa onu yapın; çünkü, bilin ki, ben (Allah yolunda) eyleme devam edeceğim: zamanı gelince, alçaltıcı, rüsvay edici bir azabın (aramızdan) kimin payına düşeceğini ve (aramızdan) kimin yalancı olduğunu öğreneceksiniz! Gözleyin öyleyse, (olacak olanı); ve bilin ki, ben de sizinle birlikte gözlüyorum!"
Şaban Piriş
Kur'an-ı Kerim Türkçe Anlamı
-Ey halkım, elinizden geleni yapın, ben de yapacağım. Kime rezil edici bir azabın geleceğini, kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Bekleyin, doğrusu ben de sizinle bekliyorum.
Erhan Aktaş
Kerim Kur'an
"Ey halkım! Elinizden geleni yapın. Doğrusu ben de yapacağım. Yakında bileceksiniz, alçaltıcı azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu. Gözetleyin, doğrusu ben de sizinle birlikte gözetliyorum."
Ali Rıza Safa
Kur'an-ı Kerim Gerçek
"Ey toplumum! Elinizden geleni yapın; kuşkusuz, ben de yapacağım. Alçaltıcı cezanın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu yakında öğreneceksiniz!" "Ve gözleyin; aslında, sizinle birlikte ben de gözlüyorum!"
İbni Kesir
Ey kavmim; elinizden geleni yapın. Doğrusu ben de yapacağım. Kime rüsvay edecek bir azabın geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözetletin, doğrusu ben de sizinle beraber gözetleyenlerdenim.
Gültekin Onan
"Ey kavmim, bütün yapabileceğinizi yapın; şüphesiz, ben de yapacağım. Kime aşağılatıcı azab gelecek ve yalancı kimdir, yakında bileceksiniz. Siz gözetleyip durun, ben de sizinle birlikte gözetleyeceğim."
Ayetin Tefsiri 3 tefsir
Tefsir Merkezi'nin kısa ve anlaşılır çağdaş tefsiri
Ey Kavmim! Kendiniz için yapmayı tercih ettiğiniz her yöntemi deneyin. Elbet ben de tercih ettiğim şeyleri yapacağım. Kendisini zelil edecek azabın kime geleceğini ve bizden iddia ettiği şeyde yalancı olanın kim olduğunu öğreneceksiniz. Allah'ın vereceği hükmü bekleyiniz. Elbette ben de sizinle birlikte beklemekteyim.
Klasik rivayet tefsirinin Türkçe çevirisi
Ey kavmim; elinizden geleni yapın. Doğrusu ben de yapacağım. Kime rüsvay edecek bir azabın geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözetletin, doğrusu ben de sizinle beraber gözetleyenlerdenim.
Abdurrahman es-Sa'dî'nin muhtasar tefsiri
84- Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:“Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. 85- “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin. Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. 86- “Eğer mü’min kimseler iseniz Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır. Yoksa ben, üzerinizde bekçi değilim.” 87- Dediler ki:“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” 88- Dedi ki:“Ey kavmim! Ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, bana tarafından güzel bir rızık ihsan etmiş ise ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem. Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” 89- “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz sakın Nûh kavminin veya Lût kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın. Lût kavmi de sizden uzak değildir.” 90- “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim Rahîmdir, Vedûddur.” 91- Dediler ki:“Ey Şuayb! Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz. Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz. Eğer senin aşiretin olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” 92- Dedi ki:“Ey kavmim! Sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz? Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. 93- “Ey kavmim! Kendi yolunuzca yapacağınızı yapın, ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, ben de sizinle beraber gözlüyorum.” 94- (Azap) emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar. 95- Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de öylece uzak oldu.
84. Biz “Medyen’e” Filistin yakınlarında Medyen denilen yerde yerleşmiş bulunan ve bu isimle bilinen kabileye “de” nesep itibari ile “kardeşleri Şuayb’ı” peygamber olarak “gönderdik.” Çünkü onlar, onu tanıyordu; böylece ondan bir şeyler alıp öğrenmeleri başkalarına nispeten daha mümkündü. Onlara “Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, O’ndan başka hiçbir (hak) ilâhınız yok.” Yani yalnızca O’na ihlasla ibadet edin. Çünkü kavmi, ortak koşan, müşrik kimselerdi. Ortak koşmakla birlikte ölçü ve tartıyı da eksik yapıyorlardı. Bundan dolayı Şuayb, bu davranışlarından da vazgeçmelerini isteyerek şöyle dedi:“Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın” Aksine ölçü ve tartıyı adaletli yapın. “Ben sizi gerçekten hayır” pek bol nimetler, sağlık, çokça mal ve evlat “içinde görüyorum.” Öyleyse Yüce Allah’ın size verdiklerine karşı şükredin, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmeyin. Aksi takdirde o nimeti sizden çekip alır. “ve yine ben, sizin için çepeçevre kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” Sizi çepeçevre kuşatacak ve sizden geriye hiç kimseyi bırakmayacak bir azaptan korkuyorum.
85. “Ey kavmim, ölçü ve tartıyı” size verilmesi halinde razı olacağınız şekilde “adaletle tastamam yerine getirin. İnsanlara ait hiçbir şeyi eksik vermeyin.” İnsanların mallarını eksilterek, ölçü ve tartıyı eksik yapmak sureti ile haksızca alarak hırsızlık yoluna sapmayın. “Fesatçı olup da yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.” Çünkü masiyetlere devam etmek; dini, akîdeyi, inancı, dünyayı ve âhireti ifsad eder. Ekini ve nesli bozup yok eder.
86. “Eğer mü’min kimseler iseniz” imanın gereğince amel edin, “Allah’ın bıraktığı, sizin için daha hayırlıdır.” Allah’ın size bıraktığı hayır ve size ait olan şeyler size yeter. İhtiyacınız olmayan ve gerçekten sizin için zararlı olacak şeylere göz dikmeyin. “Yoksa ben üzerinizde bekçi değilim.” Sizin amellerinizi tespit edecek ve bekçiliğini yapacak değilim. Bunları tespit edip hesabını görecek olan, Allah’tır. Bana gelince ben, sadece size benimle gönderilenleri tebliğ etmekle yükümlüyüm.
87. Onlar, bu sözleri peygamberleri ile alay etmek ve onun çağrısını kabul etmelerinin uzak bir ihtimal olduğunu anlatmak üzere söylemişlerdi. Sözlerinin anlamı şudur:“Bize bunları yasaklamanı gerektiren şey, namaz kılman, Allah’a ibadet etmendir. Sen, böyle olsan dahi acaba bu, bizim atalarımızın tapındıklarını terk etmemizi gerektirir mi? Çünkü bu isteğine dair tek delil, onun sana uygun düşmesidir. Biz nasıl olur da sana uyup akıl ve fikir sahibi geçmiş atalarımızın yolunu terk ederiz? Aynı şekilde senin bize söylediklerin, bizim mallarımızda dediğin şekilde ölçü ve tartıları eksiksiz yapmamızı, bu mallarda farz olan hakları tastamam ödememizi de gerektirmez. Aksine biz, bu mallarımızda dilediğimizi yapmaya devam edeceğiz. Çünkü o mallar bizimdir, bu mallarda senin herhangi bir tasarruf yetkin yoktur.” Bunun için de onların alay yollu sözleri arasında: “Sen, pek yumuşak huylu, pek akıllıymışsın!” dediklerini de görüyoruz. Yani yumuşak huyluluk ve vakar senin huyunmuş. Doğru yolda olmak da karakterinmiş. Senden doğruluktan başka herhangi bir şey çıkmazmış ve sen ancak doğru olanı emredermişsin. Kötü ve sapıklık olandan da alıkoymaya kalkışırsın. Yani, asla böyle değil. Asıl maksatları, Şuayb’ın bu sıfatların tam aksi olan akılsızlık ve yoldan çıkmışlık niteliklerine sahip olduğunu söylemektir. Alay yollu söyledikleri bu ifadenin anlamı şudur: Bizim atalarımız haddi aşmış ve beyinsiz kimseler ise sen nasıl yumuşak huylu ve doğru yolda birisi olabilirsin? Onların bu şekilde alay yollu söyledikleri bu sözler ve işin tam aksi olduğuna dair iddiaları hiç de sandıkları gibi değildir. Aksine durum, onların kastettikleri değil, sözlü olarak ifade ettikleri gibidir. Gerçekten de onun kıldığı namaz, ona onları sapık atalarının yaptıklarından vazgeçirmeye çalışmasını ve mallarında da dilediklerini yapmaktan onları alıkoymasını emretmektedir. Çünkü namaz, hayasızlıklardan ve kötülükten alıkoyar. Peki, Allah’tan başkasına ibadet etmekten, Allah’ın kullarının haklarını vermemekten yahut da ölçü ve tartıyı eksilterek haklarını çalmaktan daha büyük bir hayasızlık ve kötülük olabilir mi? Gerçekten de O -salât ve selâm ona olsun- pek yumuşak huylu ve çok akıllı bir kimse idi.
88. Şuayb onlara şöyle dedi:“Ey kavmim, ya ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem” benim getirdiğimin doğruluğu hususunda kesin bir bilgi ve tam bir gönül huzuruna sahipsem “ve O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmiş” Allah bana çeşitli türlerden helal mallar bağışlamış “ise ne dersiniz?” Ben “size yasakladığım şeylere kendin uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yani ben size ölçü ve tartıları eksik yapmayı yasaklarken kendim yasakladığım o işi yapmak istemem. O nedenle de bu konuda beni itham etme imkânı söz konusu olamaz. Aksine ben, size herhangi bir şeyi yasaklayacak olursam onu ilk terk eden mutlaka ben olurum. “Ben sadece gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum.” Benim, hallerinizin düzelmesi, sizin faydalanacağınız hususların dosdoğru olması dışında herhangi bir maksadım yoktur. Benim yalnızca kendi lehime güttüğüm özel bir amacım da yoktur. Elimden geldiğince ıslah etmek istiyorum. Bu ifade, bir bakıma kişinin kendi kendisini tezkiye etmesi anlamına geldiğinden dolayı böyle bir ihtimali şu sözleri ile bertaraf etmektedir:“Benim başarım da ancak Allah'ın yardımıyladır.” Ben herhangi bir hayırlı işi yapmak ve kötülükten de uzak durmak başarısını elde edersem bu, ancak Yüce Allah’ın lütfu iledir. Benim kendi güç ve imkânımla olan bir şey değildir. “Ben yalnız O’na güvenip dayandım.” İşlerimde O’na dayandım, O’nun bana yeteceğine güvendim. “Ve yalnız O’na yönelirim.” Bana emretmiş olduğu türlü ibadetleri edâ etmekte ve çeşitli hayırlı işleri yapmakta ben O’na dönerim. İşte bu iki husus ile kulun halleri doğruluk üzere olur. Bunlar ise kişinin Rabbinden yardım dilemesi ile O’na yönelmesidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Öyleyse O’na ibadet et ve O’na güvenip dayan.”(Hûd, 11/123); “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.”(el-Fâtiha, 1/5)
89. “Ey kavmim, bana olan muhalefetiniz” ve karşı çıkışınız “sakın Nûh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen azabın bir benzerinin başınıza gelmesine sebep olmasın.” Sizi buralara kadar itmesin. “Lût kavmi de sizden” yurdu itibari ile de zamanı itibari ile de “uzak değildir.”
90. “Rabbinizden” işlemiş olduğunuz günahlar dolayısı ile “mağfiret dileyin, sonra” ömrünüzün geri kalan kısmında da samimi olarak “O’na tevbe edin.” O’na itaat ederek emirlerine aykırı davranmayı terk ederek O’na dönün. “Şüphesiz Rabbim” tevbe edip dönen kimselere “Rahîmdir,” merhamet buyurur. Onun günahlarını bağışlar, tevbesini kabul eder. “Vedûddur” onu sever. Vedûd (çok seven ve çok sevilen), Allah’ın isimlerinden birisidir. Yani O, mü’min kullarını sevdiği gibi onlar da O’nu severler. Bu kelime hem ism-i fail (seven) hem de ism-i mef’ûl (sevilen) anlamını vermektedir.
91. Onlar, Şuayb’ın verdiği öğütlerden, yaptığı nasihatlardan usanarak:“Senin söylediklerinden birçoğunu anlamıyoruz” dediler. Bu ise söylediklerini nefretle karşılamaları ve ondan hoşlanmamalarından dolayıdır. “Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz.” Sen büyüklerden ve liderlerden değilsin. Aksine sen alt tabakadaki zayıf kimselerdensin. “Eğer senin aşiretin” cemaatin ve kabilen “olmasaydı seni taşa tutardık. Sen bizim gözümüzde değerli bir kimse değilsin.” Senin bizim kalbimizde herhangi bir kıymetin, gözümüzde herhangi bir saygınlığın yoktur. Biz sana ilişmemekle senin kabilene saygı göstermiş oluyoruz.
92. Şuayb onlara karşı yumuşaklıkla şöyle dedi:“Ey kavmim, sizin gözünüzde benim aşiretim, Allah’tan daha mı değerli” Sizler nasıl olur da aşiretimden dolayı hatırımı sayıyorsunuz da Allah için hatırımı saymıyorsunuz ve böylelikle sizin için benim aşiret ve kabilem, Allah’tan daha değerli olabiliyor “ki O’nu(n emrini) önemsemeyip göz ardı ettiniz” Allah’ın emrini arkalarınıza attınız, ona aldırmadınız ve Allah’tan da korkmadınız. “Şüphesiz Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.” Amellerinizden zerre ağırlığı kadar bir şey dahi -yerde olsun gökte olsun- asla O’na gizli kalmaz. O, yaptıklarınızın karşılığını en mükemmel şekli ile verecektir.
93. Kavmi nihâyet onu iyi yorunca, o da onlara karşı bir şey yapamayacak hale gelip acze düşünce dedi ki:“Ey kavmim, kendi yolunuzca yapacağınızı yapın.” Yani siz durumunuz ve dininiz üzere amel etmeye devam edin. “ben de yapacağım. Yakında rüsvay edecek azabın kime geleceğini” kimin başına ebedî azabın ineceğini “ve kimin yalancı olduğunu” ben mi, yoksa sizler mi yalancısınız “bileceksiniz.” Onlar bunu azap başlarına indiğinde kesinlikle öğrenmiş oldular. Başıma neler geleceğini “gözleyin, ben de sizinle beraber” sizin başınıza gelecekleri “gözlüyorum.”
94. Şuayb kavminin helak edilmesine dair “emrimiz gelince Şuayb’ı ve beraberindeki mü’minleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise korkunç bir ses yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.” Artık onların ne bir seslerini işitebilirsin, ne de onların bir hareketlerini görebilirsin.
95. “Sanki orada hiç yaşamamışlardı.” Sanki o yurtlarında hiç bulunmamışlar ve azap gelinceye kadar orada nimetlerden yararlanmamış gibi oldular. “Haberiniz olsun ki Semûd nasıl (ilahi rahmetten) uzak olduysa Medyen de” Yüce Allah o kavmi helak edip rüsvay ettiğinden dolayı “öylece uzak oldu.” Yani bu iki kavim, helak oluşta ve ilahi rahmetten uzak kalışta ortak idi. Şuayb aleyhisselam peygamberlerin hatibi diye adlandırılır. Bunun sebebi kavmi ile güzel bir şekilde diyalog kurmasıdır. Onun bu kıssasında pek çok faydalı dersler ve ibretler vardır ki bazıları şöyledir: 1. Kâfirler İslâm’ın aslı (itikad esasları) ile muhatap oldukları ve bundaki kusurlarından dolayı cezalandırıldıkları gibi İslâm’ın fer’i hükümleri ile de muhataptırlar. Çünkü Şuayb, kavmini hem tevhide hem de ölçü ve tartıları tam yapmaya davet etmiş ve bütün bunlara riâyet edilmemesine karşılık azap tehdidinde bulunmuştu. 2. Ölçü ve tartıların eksik yapılması, büyük günahlar arasındadır. Bu günahları işleyen kimseler için dünyevi cezaya çarptırılmaktan da korkulur. Böyle bir uygulama insanların mallarını çalmak demektir. Ölçü ve tartılarda çalmak, tehdidi gerektirdiğine göre zorla ve baskıyla hırsızlık yapma hakkında tehdit, öncelikli olarak söz konusudur. 3. Amelin karşılığı kendi türündendir. Malının artmasını isteyerek insanların mallarını eksilten kimse, bu isteğinin tam zıddı ile cezalandırılır ve bu uygulaması onun sahip olduğu bolluğun ve rızkın yok olmasına sebep olur. Çünkü Yüce Allah’ın şu buyruğu bunu göstermektedir:“Ben sizi gerçekten hayır içinde görüyorum.” Yani yapıp ettiklerinizle bu hayır ve bereketin yok olmasına sebep olmayın. 4. Kul, Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmeli, haram kazançtansa helâle ve haram kılınmış kazanç yollarındansa mubah kazanç yollarına razı olmalıdır. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Çünkü Yüce Allah:“Allah’ın bıraktığı sizin için daha hayırlıdır” diye buyurmaktadır. Bunda bereket ve rızık artışı vardır. Haram sebeplere saldırırcasına gitmek ise bereketin yok olmasına hatta bereketsizliğe yol açar. 5. Bu konudaki buyruklara riâyet etmek imanın gereği ve sonucudur. Çünkü bu şekilde amel etmenin imanın varlığına bağlı olduğu belirtilmektedir. O halde bu, şuna delildir: Eğer gereken amel ortaya çıkmıyor ise iman ya eksiktir yahut yoktur. 6. Namaz önceki peygamberlere de emredilmiştir ve o, amellerin en faziletlisidir. Öyle ki kâfirler bile namazın faziletinin diğer amellerden önde olduğunu, hayasızlıklardan ve kötülüklerden alıkoyduğunu kabul etmişlerdir. Namaz, imanın ve imanın gerektirdiği şer’î hükümlere riâyet etmenin ölçüsüdür. Namazın gereği gibi kılınması ile kulun halleri kemal derecesine ulaşır. Dosdoğru kılınmaması ile de kişinin dini halleri bozulur. 7. İnsanın, Allah’ın kendisine rızık olmak üzere verdiği malda -Allah onu o kimseye vermiş olsa dahi- dilediğini yapma hakkı yoktur. Çünkü mal, onun elinde bir emanettir. O, da malda Allah’ın haklarını uygulamakla yükümlüdür. Bu ise o maldaki hakları eda etmekle, Allah ve Rasûlünün haram kıldığı kazanç yollarından uzak durmakla mümkündür. Yoksa kâfirlerin ve onlara benzer durumdakilerin sandıkları gibi onlar mallarında -Allah’ın hükmüne uygun düşsün veya muhalif olsun- istediklerini yapma hakkına sahip değillerdir. 8. Davetçinin başkasına emretmiş olduğu işi ilk önce kendisinin yapması, onun davetinin tamamlayıcı bir unsurudur. Aynı şekilde başkasının vazgeçmesini istediği işten de ilk vazgeçen kişi o olmalıdır. Nitekim Şuayb aleyhisselam şöyle demiştir:“Size yasakladığım şeylere kendim uymayarak size aykırı davranmak istemem.” Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir gazaba neden olur.”(es-Saf, 61/2) 9. Peygamberlerin vazifesi, sünneti ve dini, güç ve imkânları ölçüsünde ıslahı gerçekleştirmektir. Bu nedenle maslahatları tamama erdirmek yahut da güç yetirebildikleri kadarını sağlamak; kötülükleri bertaraf etmek ve azaltmak, ayrıca genel maslahatları özel maslahatlardan önde tutmak onların görevidir. Maslahatın gerçek mahiyeti ise kulların durumlarının düzelmesine, din ve dünya işlerinin dosdoğru olmasına vasıta olan şeydir. 10. Gücü yettiği kadar ıslahta bulunan kimse, gücü yetmediği şeyleri yapmamaktan dolayı kınanmaz ve yerilmez. Kula düşen, gerek nefsinde gerek başkalarında gücünün yettiği kadar ile ıslahı uygulamaktır. 11. Kulun bir göz kırpacak kadarlık bir süre dahi kendi kendisine güvenmemesi gerekir. Aksine kul sürekli olarak Rabbinden yardım dilemeli, Rabbine tevekkül etmeli ve O’ndan kendisine tevfikini ihsan etmesini dilemelidir. Herhangi bir ölçüde ilâhi tevfike mazhar olacak olursa bunu da bu tevfikin gerçek sahibine ve ihsan edicisine nispet etmeli, hiçbir zaman kendi kendisini beğenmeye kalkışmamalıdır. Çünkü Yüce Allah (bize Şuayb’ın sözlerini naklederek) şöyle buyurmaktadır: “Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim.” 12. Ümmetlerin azap ile yakalanışlarının ve başlarına gelen musibetlerin anlatılması, günahkârların başına indirilen cezaların söz konusu edildiği kıssaların, vaaz ve kötülüklerden alıkoymak kastı ile yapılan konuşmalarda hatırlatılması gereğini vurgulamaktadır. Aynı şekilde takvaya teşvik esnasında da Yüce Allah’ın takva sahiplerine ihsan ettiği lütufların söz konusu edilmesi gerekmektedir. 13. Günahtan tevbe eden bir kimsenin günahı bağışlandığı ve affedildiği gibi ayrıca Yüce Allah, böyle bir kimseyi sever. O bakımdan:“Tevbe eden bir kimsenin günahının bağışlanması ve Allah’ın onu affetmesi o kimseye yeterlidir. Allah’ın sevgisinin geri kazanılması ise beklenmesin” diyenlerin sözlerine itibar edilmez. Çünkü Yüce Allah:“Rabbinizden mağfiret dileyin ve sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim rahmet edicidir, çok sevendir” buyurmaktadır. 14. Yüce Allah pek çok sebep aracılığıyla mü’minlerin üzerinden birtakım musibetleri def eder. Bu sebeplerin bir bölümünü bilebilirler, kimi zaman da bunların hiçbirisini bilemeyebilirler. Kimi zaman kabileleri ve onlarla aynı vatanı paylaşan kâfirler dolayısı ile onlara gelebilecek bazı kötülükleri önleyebilir. Nitekim Yüce Allah, Şuayb’ın kavmi tarafından taşlanmasını kabilesi dolayısı ile önlemiştir. İslâm’ın ve müslümanların savunulmasını sağlayan bu gibi bağlar için çalışmakta bir sakınca yoktur. Hatta bazen bu gereklidir de. Çünkü ıslâh, güç ve imkân çerçevesinde istenen bir şeydir. Buna göre kâfirlerin idaresi altında bulunan müslümanlar, yönetimin, fertlerin ve halkların dini ve dünyevi haklarının korunacağı bir cumhuriyet yönetimi haline gelmesi için çalışabilirler. Çünkü bu, onların dini ve dünyevi haklarını ortadan kaldıran, bunları yok etmeye çalışan, onları adeta bir parya ve kendilerine bir hizmetçi haline dönüştürmek isteyen devlete kendilerini teslim etmelerinden daha iyidir. Elbette ki eğer devletin müslümanlara ait olması ve asıl yöneticilerin onlar olması imkân çerçevesinde ise o takdirde yapılması gereken kesinlikle budur. Ancak bu, imkansız ise din ve dünyanın korunmasının mümkün olabileceği diğer yol öncelikli hale gelir. Allah doğrusunu en iyi bilendir.